Mübarek Kurban Bayramı’nın gölgesi üzerimize düşmeye başladı. Şehrimizde bir yandan pazar yerlerinin heyecanı, diğer yandan "Kurbanlık aldın mı, kaça aldın?" sorularının tatlı telaşı var. Ancak bu telaşın ortasında durup, kendimize sormamız gereken hayati bir soru var: Biz bu bayramda gerçekten neyi kurban ediyoruz?
Kurban kelimesi, kökeni itibarıyla "yakınlaşmak" demektir. Kulun, yaradanına; komşunun komşusuna, varlıklının yoksula gönül köprüleri kurarak yakınlaşmasıdır. Fakat ne yazık ki modern zamanlar, bu kutlu ibadeti bazen bir "imaj" ve "gösteriş" yarışına dönüştürme tehlikesini de beraberinde getirdi.
Bugün sosyal medya mecralarında, kesilen kurbanın fiyatından kilosuna, boynuzunun heybetinden paylaşılan kanlı görsellere kadar bir "ben" yarışı izliyoruz. Oysa kurban; kibri, egoyu ve "başkaları ne der" kaygısını bıçağın altına yatırmaktır. Bir hayvanı kurban ederken, aslında içimizdeki o doymak bilmeyen nefsi de dizginlemektir asıl olan.
Kurban, bir statü sembolü değildir.
Komşusu açken tok yatanı reddeden bir medeniyetin evlatları olarak; kurbanın etini derin donduruculara istiflemek yerine, o etin ulaşmadığı tek bir mahalle, tek bir hane bırakmamaktır makbul olan. Tokat’ın bereketli topraklarında, soframızdaki ekmeği bölüşmeyi bilen kadim kültürümüz, bize gösterişi değil, gizli tutulan iyiliği emreder.
İbrahimî bir sadakat ve İsmâilî bir teslimiyetle eda edilmesi gereken bu ibadette; Allah’a ulaşacak olan ne etidir, ne de kanıdır. O’na ulaşacak olan tek şey bizim niyetimiz, yani takvamızdır. Eğer niyetimizin içine zerre miktar "gösteriş" karışmışsa, o kurban bizi yakınlaştırmak yerine uzaklaştırabilir.
Bu bayramda sadece bir hayvanı değil; içimizdeki kibri, bencilliği ve gösteriş merakını da kurban edelim. Sofralarımızda sadece eti değil, sevgiyi ve hürmeti de paylaşalım.
Gözlerin değil, gönüllerin gördüğü; yarışın değil, paylaşmanın kazandığı bir bayram geçirmek dileğiyle…