Peygamber Efendimizin asırlar önce haber verdiği ahir zamanın tam ortasında yaşıyoruz.
Belki de insanlık tarihinin en hızlı değiştiği, bilginin saniyeler içerisinde yayıldığı, insanların birbirine hiç olmadığı kadar yakın ama bir o kadar da birbirinden uzaklaştığı bir çağın içerisindeyiz.
Bazen gün içerisinde, bazen bir hafta içerisinde, bazen de bir yıl boyunca öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki insan kendi kendine, “Ben bu çağa birkaç beden fazla geldim galiba.” diye düşünmeden edemiyor.
Sonra başımızı kaldırıp söylüyoruz:
Sen büyüksün Allah'ım...
Ve insanın, her şeyin üzerinde bir kudretin ve otoritenin olduğunu bilerek O'na sığınmasından daha doğru ne olabilir?
Fakat mesele sadece çağın getirdikleri değil.
Asıl mesele, bizim kimlerle aynı çağda, aynı masada, aynı yolda yürümeyi tercih ettiğimizdir.
Bilim insanlarının sosyal etkileşim üzerine yaptığı araştırmalar bize yıllardır aynı gerçeği farklı biçimlerde anlatıyor: İnsan, en çok vakit geçirdiği insanların düşüncelerinden, davranışlarından ve alışkanlıklarından etkileniyor.
Bir anlamda insan, çevresinin ortalamasına dönüşüyor.
Dört mühendisle oturursan belki beşinci mühendis olursun.
Dört bilim insanıyla oturursan onların dünyasından bir şeyler öğrenirsin.
Dört kitap okuyan insanla dostluk kurarsan sen de okumaya başlarsın.
Ama sürekli yanlış davranışların normal görüldüğü bir çevrede bulunuyorsan, bir süre sonra yanlışlar sana da normal gelmeye başlayabilir.
Peki biz kimlerle oturup kalkıyoruz?
Asıl soru bu.
Bugün bir sınav günü olsa ve senden hiçbir şey söylemeden sadece en yakın dört arkadaşını yazman istense...
Kimleri yazardın?
Çünkü insanın kim olduğunu bazen kendi anlattıkları değil, yanında tuttukları anlatır.
Yalnız kalmamak uğruna verilen tavizler...
Birilerinin gözüne girmek için değiştirilen davranışlar...
Üç beş menfaat uğruna vazgeçilen prensipler...
Sonra da insanın kendisini olduğundan daha değerli, daha itibarlı ve daha kaliteli zannetmesi...
Oysa etrafına on beş kişi toplasan ne olur?
Eğer o kalabalık sana karakter, bilgi, ahlak, fikir veya iyilik adına hiçbir şey katmıyorsa, kalabalığın sana ne faydası var?
Kalabalık olmakla değerli olunmuyor.
Çok kişi tarafından tanınmakla kaliteli olunmuyor.
Her masaya oturabilmekle itibarlı olunmuyor.
Bazen insanın kalitesi, oturduğu masadan kalkabilmesiyle anlaşılır.
Çünkü bazı masalar vardır; sana makam kazandırmaz, karakter kaybettirir.
Bazı dostluklar vardır; yalnızlığını giderir ama kişiliğini tüketir.
Bazı çevreler vardır; seni yükseltiyor gibi görünür ama aslında seni kendilerine doğru çeker.
Bu yüzden insan zaman zaman çevresine bakmalı.
Kimlerle konuşuyorum?
Kimleri dinliyorum?
Kimlerin yanında susuyorum?
Kimlerin yanında kendimden vazgeçiyorum?
Kimlerin yanında yanlışları normalleştiriyorum?
Ve en önemlisi:
Ben kimlerin ortalamasıyım?
Çünkü çevremiz, bir bakıma bizim aynımızdır.
Kiminle yürüdüğümüz, nereye doğru gittiğimiz hakkında çok şey söyler.
Kimlerle oturduğumuz, neye değer verdiğimizi gösterir.
Kimlerden uzak durduğumuz ise hangi çizgileri koruduğumuzu...
Bu nedenle kimseye kendinizi uzun uzun anlatmak zorunda değilsiniz.
Bırakın insanlar sizi anlattığınızı düşündüğünüz sözlerden değil; seçtiğiniz insanlardan, durduğunuz yerden ve vazgeçmediğiniz değerlerden tanısın.
Çünkü biz sizi duyuyoruz.
Biz sizi görüyoruz.
Ve unutmayın:
İnsan, çevresini seçerken aslında gelecekteki kendisini seçer.
Öyleyse bugün kendimize şu soruyu soralım:
Ben kimlerin ortalamasıyım?
Cevabımızdan memnunsak doğru yerdeyiz.
Değilsek...
Belki de değişmesi gereken ilk şey çevremiz değil, çevremizi seçme cesaretimizdir.
