​"Yetişemediğimiz Kendimiz"

​Zaman artık parmaklarımızın arasından kum gibi değil, adeta bir sel gibi akıp gidiyor. Eskiden mevsimlerin değişmesini, harmanın kalkmasını, bayramın gelmesini beklerdik; beklemek hayatın tadıydı. Şimdilerde ise haftaların nasıl bittiğini, ömrün hangi ara bu kadar hızlandığını anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu sürat bizi sadece yormuyor, aynı zamanda içten içe eksiltiyor. ​İşte o meşhur "ruh sızısı" tam da burada başlıyor. Her yere, her işe, herkese yetişmeye çalışırken; en çok kendimize geç kalıyoruz. Dönüp gönül heybemize bir baksak; içine sükunet, derin sohbetler ve kalıcı dostluklar doldurmamız gerekirken; heybeyi sadece telaşla, aceleyle ve biraz da "bir sonraki ana" yetişme kaygısıyla doldurmuşuz. ​Eskiden bir selamın, bir demlik çayın, bir mahalle esnafıyla yapılan ayaküstü sohbetin kırk yıl hatırı vardı. Şimdi ise her şey "hızlı tüketim" başlığı altında un ufak oluyor. Tokat’ın o sakin sokaklarında, Behzat’ta ya da Meydan’da yürürken bile gözümüz saatimizde. Bir tanıdığa rastladığımızda "vaktim dar" diyerek geçip gidiyoruz. Oysa ruhumuzdaki o dinmek bilmeyen ince sızı, bize aslında şunu fısıldıyor: "Dur!" ​Biraz durmak, biraz nefes almak ve heybedeki o gereksiz yükleri boşaltmak gerekiyor. Çünkü hayat, biz bir yerlere yetişmeye çalışırken camın arkasından akıp giden o güzelim manzaradan ibaret. Hızın öldürdüğü incelikleri yeniden kazanmak, sızımızı dindirmenin tek yolu belki de sadece biraz yavaşlamaktır. ​Bu hafta, o bitmek bilmeyen koşuşturmaya kısa bir mola verip gönül heybenizi dinlendirmeniz dileğiyle...

YORUM EKLE